Ankara



10 Nisan saat 00:01:küsür. 327. dönem yedek subaylık sınav sonuçları açıklandı; MEBS. OKL. VE EĞT. MRK. K.LIĞI MAMAK/ANKARA. Şafak saymaya başlıyoruz. Şafak doğan güneş olana kadar yeni bildiri olmayacak. Ama bittiğinde yazacak çok fazla malzemem olacağını tahmin ediyorum. Sağlıcakla kalın...

Ucuz Mizah

Ucuz Mizah Nedir?

Toplumun değer yargılarına ters düştüğü için mizah kaynağı olarak kullanılmamış konuları irdeleyip oluşturulan mizaha ucuz mizah diyorum. Böyle bi terim var mı bilmiyorum ama ben bunu kullanacağım.
Böyle bir mizah oluşturabilmek için hiç zeka kullanmaya gerek kalmıyor. Çünkü daha önce kullanılmamış konulardan bahsediyoruz. Yani konu bolluğu var. Bu kullanılmamış konular neler; belden aşağı konular, küfür ve hakaretler,..vs
Bir komedyen (ya da öyle olduğunu düşünen biri) çıkıp milletin karşısına ağzına geleni söylüyor, küfrediyor. Böyle bir durum bana anlatılsa devamında linç girişiminin geleceğini düşünürdüm. Ama her zaman böyle olmuyormuş. Böyle bir komedyene gülen insanlar var ve çoğunlukta.

Çöküş

Mizah bir ülkenin kültürünün bir parçasıdır. Farkına varmadan bu kültürü yozlaştırıyoruz. Seçici olmadığımızı Recep İvedik 2 de gördüm. Sinema salonunun önündeki o kuyrak yeterince açıktı. Ama gol geliyorum demişti zaten. Youtube gibi sitelerde yayınlanan ve çok talep gören kayıtlar bunun bir habercisi idi. Bir kısmınız karşılaşmış olabilir; oflu hoca serisi, küfürlü reklamlar,.. vs Tamamen küfür içeren kayıtlar, hiç zeka kullanılmadan yapılan espiriler (bana göre değil ama gülen insanlar olduğu için espiri diyorum). Bu internet üzerindeki kayıtlardan önce de mizah dergilerinde çıkan karikatürler vardı. Her hafta bir dergi espiri yapma mecburiyeti olan karikatür çizerleri, zaman kısıtlamasından veya mizah yetersizliğinden bu ucuz mizaha sarılıyordu. Bu durum hala devam etmekte zaten. Leman, Penguen, Uykusuz,.. hangisini alırsanız alın sayfalarının %80 dediğim gibi ucuz mizah konuları ile doldurulmuştur. Ve bunlara gülen insan bulmak da hiç de zor değil.
Recep İvedik filmine gitmiştim. Kültür çatışmasını konu alan bir komedi filmiydi ama küfürlerde havada uçuşuyordu. G.O.R.A da yeterince küfürlüydü. Cem Yılmaz'dan beklemediğim bir filmdi bu. Çok güzel mizah anlayışı olan biri çünkü. A.R.O.G da bu durumu biraz olsun kurtarmıştı. Ama bu seferde izlenme oranı düştü, (beklenildiği üzere). Rakip olarak görünen Recep İvedik 2 nin gerisine düştü ama kaliteyi korumuş oldu.

Umut...

A.R.O.G filmi birilerinin bu gidişi gördüğünü ve dur demek istediğini gösterdi. Tabi bunun en güzel örneği 6 yıldır televizyon ekranlarında ilk sıralarda bulunan Avrupa Yakası. Bizim kültürümüze çok yakın ve kaliteli mizah yapılan en güzel yapımlardan biri. Bir aralar Tatlı Hayat vardı. O dizi de uzun süre ekranlarda kaldı, gayette güzeldi. Bu tip yapımlarım uzun soluklu olması biraz olsun içimi rahatlatıyor. En azından seçme şansımız oluyor.
Yılmaz Erdoğan'ı eğer hiç izlemediyseniz herhangi bir filmini izlemenizi isterim. Kaliteli mizah ile ucuz mizah arasındaki farkı göreceksiniz.

Savaşçı

Beğendiğim bir kitaptan alıntı yapacağım. Kitap Doğan Cüceloğlu'nun yazdığı meşhur Savaçşı. Eğer psikoloji ile ilgileniyorsanız tavsiye ederim. Aksi halde yan etkileri görülebilir, sıkıcı gelebilir. Arif Bey adında bir öğretmen ile Doğan Bey'in sohbetlerini içeriyor kitap. Arif Bey idealleri uğruna öğretmen olmuş ama çeşitli sebeplerden yanlış karar verdiğini düşünmekte. Doğan Bey de ona yardımcı olmaya çalışıyor. Bu gönderiyi yazmamın sebebi ise kitabın arkasındaki çok güzel bir söz. Daha fazla uzatmayıp sizle paylaşayım.
e.e. cummings der ki:
Seni diğerlerinden farksız yapmaya
bütün gücüyle çalışan bir dünyada,
kendin olarak kalabilmek,
dünyanın en zor savaşını vermek demektir.
Bu savaş bir başladı mı,
artık hiç bitmez!...

I am Sam

İzlediğim filmleri çok çabuk unutuyorum. İlk filmin ismini unutuyorum. Zamanla nasıl bittiğini, konusunu derken filmdeki kareleri unutmaya başlıyorum. "I am Sam" filmini daha yeni izledim. Bunu da unutmadan paylaşayım :)
Film zeka yaşı 7 olan bir adamın hayatını anlatıyor. Sam'in evsiz bir kadından çocuğu oluyor. Kadın da tabi çocuğu Sam'in üzerine bırakıp gidiyor. Çocuğu 6 yaşına kadar büyütüyor fakat çocuk zamanla babasının farklı olduğunu anlıyor. Bu fark aslında onlar için çok büyük bir problem değil ama devlet çocuğu Sam'dan alıp ona yeni bir aile arıyor. Sam çocuğu geri almak için avukat tutuyor. Filmin büyük bir kısmı da çocuğunu geri alma çabasını anlatıyor.
İzlemeye başladığınızda karşınızda acınacak halde bir adam duruyor. Kendisini bile zor idare eden Sam, çocuk büyütmeye çalışıyor. Fakat filmin sonuna doğru Sam'in bazı şeyleri birçok kişiden daha iyi yaptığını görüyorsunuz. O haldeki birinden bile öğrenilecek şeylerin olduğunu ispatlıyor film. Filmin başlarında fark edemediğim bir ayrıntıyı filmin sonuna doğru yönetmen resmen gözüme soktu.
Filmde oyunculuk süperdi. Sam ve arkadaşları sanki rol yapmıyorlardı. Akıl hastahanesinden getirip film çektiklerini düşündürecek kadar iyidiler. Tabi çocuğu rolündeki Dakota Fanning ile avukatı Michelle Pfeiffer'ın da hakkını vermek gerek. Fırsat bulursanız izlemenizi tavsiye ederim.

Açgözlülük

Bu aralar Üstün Hoca'nın kitaplarına merak sardım. Son kitabında (Küçük Şeyler 3: Yaşama Yerleşmek) güzel bir hikaye vardı açgözlülük üzerine. Üstün Hoca da bu hikayeyi Tolstoy'un bir kitabında okumuş.
Hikaye Yakutistan da geçiyor. Yakutların ilginç toprak satma yöntemi varmış. Toprak almak istediğinizde bir gün önceden alabileceğiniz toprağa oranla çok az bi para veriyormuşsunuz toprak sahibine. Sonraki gün erkenden araziye gidiyormuşsunuz. Toprak sahibi size 4 tane kazık bir de çekiç veriyormuş. İlk kazığı bulunduğun yere çakıyorsun. Daha sonra istediğin yöne doğru gidip istediğin yerde ikinci kazığı çakıyorsun. Bu çizdiğin çizgiye dik olacak şekilde gidip üçüncü kazığı çakıyorsun. Dördüncü kazığı da ilk çizgiye paralel giderek çakıyorsun. Burdanda güneş batmadan ilk kazığa gidip dokunman gerekiyor. Yani sonuçta bir gün içinde dikdörtgen biçiminde bir alanı çeviriyorsun ve o topraklar senin oluyor. İlk bakışta toprak sahiplerinin zarar etmesi beklense de tam tersi oluyormuş. Sebebi de herkesin daha çok alanı çevirebileceği düşüncesiymiş. Daha fazla toprak alabilmek için kazıkları uzak çakanlar güneş batmadan ilk kazığa dokunamıyor, parası da arsa sahibine kalıyormuş.
Hikayede adamın biri toprak almak için arsa sahibine parayı bir gün önceden yatırıyor. Sonraki gün güneş doğmadan arsa sahibiyle arsaya gidiyorlar. Güneş doğunca ilk kazığı çakıp koşmaya başlıyor. İlk kazığı çaktıkları yer tepe üstü bir alan. Epey bi gittikten sonra ikinci kazığı derken üçüncüyü de çakıyor. Çok fazla toprak almak istediği için dördüncü kazığı çaktığında güneşin battığını görüyor. Koştuğu için nefes nefese kalıyor. O kadar yorulduktan sonra güneşin battığını görünce üzülüyor tabi. Toprak sahipleri ilk kazığın yanında yani tepe üstünde. Dördüncü kazık ise bu tepenin eteğinde. Arsa sahipleri ilk kazığın olduğu yerden güneşin hala görüldüğünü söylüyor. Eğer batmadan yetişirsen bu toprağı sana vereceğiz diyorlar. Bu kişi de son bir nefesle düşe kalka birinci kazığa doğru koşuyor ve güneş batmadan önce ilk kazığa dokunuyor. Ama aşırı yorgunluktan kalp krizi geçiriyor ve hemen orada ölüyor. Arsa sahipleri adama üzülüp mezar kazıyorlar ve adamı orada defnediyorlar. Adam gün boyunca koca bir toprak çevirmek için uğraşırken gün sonunda sahip olduğu toprak sadece 2 metre uzunluğunda yarım metre genişliğinde bir toprak oluyor.
Açgözlülük elbette kötü bir davranış. Ama sadece elindeki ile yetinmek de gelişmeye, yeniliğe kapıları kapatmak olur. Bu iki arasında iyi bir denge kurabilmek dileğiyle..

Klavye Düzeni

F klavye eskilerde kullanılan ve sadece Türkçe için geliştirilmiş br klavye düzenidir. Günümüzde kullanılan Q klavye ise F klavyeden sonra çıkmış ve daha hızlı yazmamızı sağlayan bir klavye düzenidir.
diyorsanız dumur olmaya hazır olun.

Ben daha önce hiç F klavye ile Q klavye arasındaki farkları araştırmamıştım. Merak etmemiştim çünkü. Ama yukardaki gibi bi önyargı vardı kafamda. Q klavyeye de alışkın olduğum için değiştirmeyi düşünmüyordum. Az önce masaüstümde öylece duran bi e-dergiye takıldı gözüm. Bir iki hafta önce ozgurlukicin.com adresinden indirmiştim. İndirdiğim gün sadece başlıklara bakıp kapatmıştım. Bugün açıp tekrar başlıkları gezdim. Son konu ilginç geldi başladım okumaya. Ali Erkan İmrek'in yazdığı bu konu F klavye ile Q klavyeyi anlatıyordu. Biraz özetleyeceğim size ilginizi çekerse sizde bu adresten indirip okuyabilirsiniz.
Q klavye daktilolardaki bir problemi çözmek için geliştirilmiş bir düzenmiş. Daktilolarda hızlı yazdığınızda vuruşları yapan kolların birbirine takılıp kalma ihtimalleri yüksek olduğu için, Cristopher Latham Sholes İngilizcede en çok kullanılan harfleri parmakların zor ulaşacağı yerlere koymuş. Böylece hızlı yazmayı biraz olsun engellemiştir. Tarih olarak 1870'li yıllarda geliştirildi diyebiliriz.
F klavye ise İhsan Sıtkı Yener tarafından 1950'li yıllarda Türkçe için geliştirildi. Bu düzen ile uluslararası daktilografi ve steno yarışmalarında 28 defa dünya birinciliği kazanılmış. F klavye Türkçe için geliştirilmesine rağmen İngilizce metinlerde de Q klavyeden yaklaşık 2 kat daha hızlıymış. 1990'lı yıllara kadar Türkiye'de en çok kullanılan klavye düzeni olmasına rağmen dizüstleriyle bu düzen Q klavyeye doğru değişmiş.
Ben F klavyeyi denemeyi düşünüyorum. Klavye üzerine etiket yapıştırarak bi eski, pardon yeni, klavye düzenine alışmaya çalışacam. İşte ücretsiz F klavye çalışabileceğiniz bir site.

Pardus'tan Nağmeler..

Cem Yılmaz'ın bir reklam filmi vardı. Reklamda geleceğe gidiyolar ve torunuyla beraber bir parka oturuyor. Heykelinin üzerine pisleyen kuşlar içinde "Herşeye bi çare buldular, şu kuşların heykellere pislemesine bi çare bulamadılar!" diyordu. Ben de bu güzel sloganı alıp şöyle değiştirmek istiyorum: "Herşeye bi çare buldular, şu linux dağıtımlarındaki çözünürlük problemlerine bi çare bulamadılar!"
Evet linux dağıtımları son kullanıcılara ulaşabilmek için verdiği mücadelede iki büyük eksiklik var. Biri ekran kartlarını tanıma, diğeri ise internet erişimi (genellikle kablosuz internet). Son kullanıcının ilk dikkat ettiği ve üstesinden gelemeyince önceki işletim sistemlerine dönmesine neden olduğu iki büyük neden. Suçlu donanım üreticileri ya da linux geliştiricileri olabilir, ya da ısrarla Windows kullanan biz kullanıcılar. Ben burda suçlu aramıyorum. Çözülmesi gereken bi problemi ortaya koyuyorum. Yeni sürümlerde de çözüleceğine eminim. Hatta Ubuntu gibi büyük linux dağıtımları büyük bir kısmını halletmiş durumda. Son iki gündür bu sorunlar ile uğraştığım için yazma ihtiyacı hissettim.

Pardus 2006 dan beri kullanımda. İlk sürümü yetersiz ve eksiklerle dolu da olsa, ulusal bi işletim sistemi olduğundan kendini affettirdi. 2007 deki sürüm ise kullanılabilirliği olan bir sürüm oldu. Derken 2008 geldi. Bu süreçte çok iyi iyileştirmeler yapıp piyasada kalıcı olacağını gösterdi. CeBİT fuarında Pardus'un proje yöneticisi Dr. Erkan Tekman özel ve resmi birçok kurumda bu işletim sisteminin kullanılmaya başladığını söylemişti. Hatta şuan Asker Alma Dairesi (ASAL) bütün bilgisayarlara Pardus'u kuruyormuş. Yakın zamanda bunun daha birçok örneğini göreceğimizi düşünüyorum. Bütün devlet kurumlarının Pardus'u kullanmaları ve otomasyon sistemlerini de linux de geliştirilmiş açık kaynak yazılımlar ile sağlamaları hayal değil. Bu konudaki bir eksiklik de altyapı. Bütün okullarda bilgisayar var ve ilköğretimlerden başlayarak her çocuk bilgisayar öğreniyor. Bu çocuklar ilk Pardus ile tanışsa ve ileride çalıştığı şirkette karşısına Pardus çıkınca şaşırıp kalmasa daha bi iyi olurdu.
Bende bu amaçla kardeşlerimin Pardus ile tanışması için evdeki masaüstüne ikinci işletim sistemi olarak Pardus kurdum. Herşey böyle başladı :)
NVidia GeForce 7300 SE bir ekran kartım, 19' geniş ekran bi monitörüm ve Airties WUS-201 wireless adaptörüm var. Fakat ne internete girebiliyorum (wireless adaptörü algılayamıyor) ne de ekran çözünürlüğünü 800x600 den farklı bi çözünürlük ile değiştirebiliyorum (ekran kartını da tanımıyor). Önce internet için uğraştım. Dizüstü yardımıyla internette problem ile ilgili çözümleri araştırdım ve tavsiye üzerine airties ın windows için ürettiği sürücüyü indirdim ve ndiswrapper yardımıyla kurum. Tuhaf isimli bi adaptör buldu ve yeni bir ağ bağlantısı oluşturarak internete girdim (Sorun çözülmedi ama; bilgisayarı tekrar açtığımda ayarlar gidiyor, internete bağlanabilmem için bu ayarları tekrar yapmam gerekiyordu). İnternete girdikten sonra ikinci problem ekrantı tanımı idi. Hazır internet cayır cayır veri alıyorken bu konuyu da araştırdım ve birçok çözüm buldum. Hepsini denedim ama olmadı. Pardus 2008 deki Görüntü Yöneticisi ile yapılandırıyorum ama bu değişiklikler xconf dosyasına yansımıyor. El ile değiştiriyorum yeniden başlattığımda X Server gelmiyor. Başlarken ekranı ön tanımlı değilde tekrar tanı seçeneği ile açıyorum yine X Server çalışmıyor. nvidia nın yeni sürücüleri pisi de onları kurun diyolar, onu zaten bu işin en başında kurmuştum. Tesadüfen bir çözüm buldum. CD takılı iken pardusu kurma ekranına geldiğimde orada ekranı tekrar tanı diyorum, tanıyor ve çok iyi bir çözünürlükte sistem yüklemesine devam ediyorum. Ama bilgisayar kurulu Pardus'ta bu işlemi yapınca tanımıyordu. İlginç bi durum. CD il tekrar başlatıp kurmaya başlamadan önce tekrar tanı dedim. Kurulu olan Pardus'u silip yeniden yüklemeye böyle başladım. Yine problem çıkabileceğini düşünüyordum ama kurulum tamamlandıktan sonra bi problem ile karşılaşmadım. Pardus kartımı tanımış, çok iyi bir çözünürlükte çalışıyordu ve Görüntü Yöneticisinden değiştirilen her ayarı algılayabiliyordu. Tabi bu durum wireless adaptör için geçerli değil. Ondaki problem devam ediyor. Onu da daha önce yaptığım gibi tekrar kurdum. Fakat bu sefer bilgisayarı her açmamda tekrar tanıtmam gerekmiyor. Windows da bi problem olunca kapatıp yeniden açarız ve sorun esrarengiz bi biçimde düzelir ya, demek linux'un da kendine özgü gizemli durumları var.
Bayadır yazmıyordum. Olayı fazla uzattıysam affola. İki gündür uğraşıyodum. Bu yaptıklarımın özeti sadece ;)
Ha şunu da söyleyeyim. Pardus'un her sürümünü için verilen isimler bildiğiniz gibi anadoluda soyu tükenmekte olan kedi türlerinin isimleri. Çok anlamlı olmuş bu bence. Sürümleri noktalı sayılarla veya anlamsız harfler ile isimlendirmekten çok daha iyi böylesi.
Yazının başında olduğu gibi kapanışıda bir sloganla yapalım: "You will never walk alone. Forza Pardus "